04 Kasım 2009 Çarşamba

Sonbahardan çizgiler...

Tek istediğim şu süregelen dönemde biraz huzur; birazcık kafamın sakinleşmesi...
Bir yanda birbirimizin yüzlerine bakarak yalan söylediğimiz herkesin sahte ifadeler takındığı arkadaşlıklar, diğer yanda yapmacık iyimserlikle başkalarına burunlarını sokmamaları için ifade edilmeye çalışılan ya da ne zamandır beklenilen soruların arayışların cevapları...Öte yanda fırtınaya çalacak havanın hali gibi patlamaya hazır pis, boğucu bir suskunluk hali...

Ne olursa olsun, tüm bunların hiçbirisinde daha kötü olmayacak belki de...
Öyle ya da böyle etkiliyorlar, etkilemeye de devam edecekler.

Lazım olan şimdi çözüme kavuşmasa, kavuşturmasa dahi herşey sırtına yaslanılmaktan çekinilmeyecek dostlar, kardeşler ve belki de aklımda -içimde desem daha doğru olurdu- en çok kalan sevdicek.Biraz kirli beyaz, biraz peynir, semizotu, roka...



Kendime not: Oturup bir yandan içip bir yandan yemek yapıp yeni tatlar denesem mi? spaghetti carbonara belki ya da şu ders sıkıntısından aceleye gelen jambonlu sarma? Denemek lazım...

16 Eylül 2009 Çarşamba

gelmeyecek bile olsan

Beni sevdiğinde bu şiir neredeydi?Gerçi soru mu bu, benim aklım neredeydi çoğu zaman değil mi?
Bazı şeylere başlamak istediğimde her seferinde aklıma gelen şeyin artık ne olduğunu biliyorum. İsmi yok, adlandırmaya da gerek yok aslında.Kimisi hasret der, özlem der, nefret, aşk, karasevda ve kimbilir...Ben adlandırmaktan, ad koymaktan vazgeçtim.Tarifini yapsam da anlamayacağın o his var duygularla karışık.Düşünceler mi?Onlar uzak ara apayrı dünyalara yelken açtılar...

Anlamını yitirmişler ve flulaşmış hisler, düşünceler...Sen yap tanımı.Bana göre çöl desem bir yerde haklıyımdır ama çöl de değil orası: derin karanlık evrenin başlangıcından öncesi gibi...

Ümit Yaşar Oğuzcan'ı ortaokul hayatından sonra tekrar karşılaşacağımı bilsem ve bir o kadar tanıdıklarımda bilse suratlarımızda o malum hınzır gülümseme ile bir zamanlara dair anılar canlanırdı.Oysaki anılarım yok "bir nefes düş gibi"yi okurken.Sadece yaşadığımın tanımı gibi hissettiriyor okurken mısralarını...

bazı duygular vardır anlatılamaz, anlaşılır sadece.
sevenin sevdiğini bilmesi kadar, sevilen de anlar sevildiğini.
sevgi her zaman belirli kelimelerle söylenmez.
çoğu defa bir bakış yeter de artar bile...
yeryüzünde hiçbir kuvvet insanoğlunu
sevme hakkından alıkoyamaz.

sevmek çoğu zaman var olmaktır.
sonunda bizi yok olmaya götürse bile.
ben şimdi varım ve seni sevmek hakkımı kullanıyorum.
sen bile buna karşı koyamazsın.
sana gelinceye kadar sonu gelmez bir arayıştı sevgilerim.
bir zaman başkalarında aradım seni,
başka yüzlerde, başka ellerde aradım.
aldandım, fakat birgün seni bulmak ümidini kaybetmedim.

nasıl olsa gelecektin birgün.
ve işte geldin de!
bana tatmadığım hüzünleri tattırmaya,
bilmediğim kederleri öğretmeye geldin.
acıdan yana ne kalmışsa yaşamadığım
hepsini bir bir sen yaşatacaksın bana.
birgün yaşamanın gereksizliğini de senden öğreneceğim.

bu selin akışını hiçbirşey duduramaz artık.
ummadığım ve ummadığın bir anda çıktın karşıma.
coşkun ırmaklar gibi, amansız seller gibi geldin,
mutlaka yıkarak ve benden birçok şeyleri
beraberinde sürükleyerek gideceksin.
işte o zaman yoklukların
en dayanılmazı ile karşı karşıya kalacağım.

er geç gideceksin; beni anlayamadan,
beni sevemeden gideceksin.
yalnız bir iç kırıklığı kalacak senden,
tesellisiz bir hüzün kalacak.
yıllardır aradığım sendin
ama sen gittikten sonra başkasını aramayacağım.
gelmeyecek bile olsan, ömrümün sonuna kadar arardım seni
ama geldin bir kere; ister bilerek gelmiş ol, ister bilmeden...

geldin ya!
şimdi herşey güzel seninle.
yürümenin, konuşmanın,
nefes almanın bir başka anlamı var artık.
sen varsın ya, herşey bambaşka gözlerimde...


Acaba bir konuşmaya sığdırabilir miyiz tüm bunları? Ve dahi olabilir miydi?

ayak sesleri...

Ruhumu sattım mı; ya da sattıysam nerde, ne zaman, neye, kime sattım bilmiyorum.Hangi şeytanla pazarlık yaptığımı hatırlamıyorum bile böyle olmak için.İnandırıcı gelmiyor konuşmalar, ilişkiler, dostluklar.Huzursuz ve kuruntulu sayılır mıyım acaba?Karşımdakine baktığımda bir yerden Leman sam'ın o meşhur şarkısı "illa" çalınıyor bu halleri görmeye devam ettikçe.Hep o kaçışlar, üstünkörülük, cümlelerin ardındaki saklanan manalar göze batıyor.Baterken çekiyor peşi sıra batan geminin çevresindekileri de kendisiyle birlikte denizin derinliklerine sürüklemesi gibi.

O değer yargıları, o tabular, ahlak kisvesi ya da hayatın işleyişine dair genel kabuller ne ad verilirse verilsin, inancımı kaybettim herşeye karşı...

Zihnimin içinde birçok ben yürüyor bir aşağı bir yukarı ayak sesleri baş ağrıtırcasına:

"yok olun ayak sesleri
kendi halime bırakın beni..."

Mad Men izliyorum en başından, zaman geçsin diyerek.Nostaljinin anlamını açıklıyordu son izlediğim bölümde Don: "in Greek, "nostalgia" literally means "the pain from an old wound." It's a twinge in your heart far more powerful than memory alone."

Ayak sesleri artıyor, yaralar acımaya devam ediyor...

07 Eylül 2009 Pazartesi

ders kaydı öncesi anlamsız diyaloglar...

Berk:
*sünnet ne lan :D
Kaleu:
*hani çükümün ucunu kestiler ya o:D
*ahuahuauha
Berk:
*:.
*o zaman
*sünnetten o yana beklemek ne:D
*haa
*eksik okumuşum
Kaleu:
*geri zekalı:D
Berk:
*sünnette çok mu bekledim
*of çok uykum var asdfghgfds
Kaleu:
*ben bekledim de seni bilemem:D
Berk:
*bana bugün kontrol edilecek yarın sünnet olacaksın demişlerdi
*meğer kontrol falan yokmuş
Kaleu:
*ahuahuahua
*öldürdün gülmekten
Berk:
*sünnet oldun falan diyorlar
*inanmıyorum
*anestezinin etkisi bitince inandım
Kaleu:
*gerçekler acıtıcı dimi:D

NOt:Konunun başını oluşturan sünnet teması kişisel iletimden doğmuştur: "ders seçimi 11deymiş lolool sünnetten bu yana bu kadar beklemedim :/ "

30 Ağustos 2009 Pazar

30 Ağustos

30 Ağustos Zafer Bayramınız kutlu olsun.


Yaşadığımız bu garip zamanlarda söylenebilecek en güzel sözler bunlar olsa gerek.Ulu sel Nazım ustanın mısralarıyla başbaşa kalıp düşünmek lazım belkide bugünlerde...

«dörtnala gelip uzak asya'dan
akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan
bu memleket bizim.

bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benziyen toprak,
bu cehennem, bu cennet bizim.

kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu,
bu dâvet bizim...

yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine,
bu hasret bizim...»>

Nazım Hikmet RAN - Kuvayi Milliye Destanı

http://www.metu.edu.tr/~ulubay/kuvayimilliyedestani.html

20 Ağustos 2009 Perşembe

Bir yıldız kaydı...

Perseid göktaşı yağmuru geçen haftaydı diye aklımda kalmış.Elektrikler kesildiği için (büyükşehirde yaşıyoruz ya sözde) balkonda otururken geçti bir anda üzerimden. "O rotadan uçak mı geçiyormuş" demeye kalmadı, jeton düştü.Neyse güzel bir anda, klişeleşmiş de olsa dileğimizi tuttuk.

Neyseki efenim güzel bir gecenin işaretiymiş bu;

Her ne kadar cnbce ekranında ailemizin seri katili "Dexter"ın tekrarını kaçırsak dahi diğer yanlarıyla ile eksiğinden çok fazlası oldu bu gecenin:

  • Göktaşı yağmurunu ucundan yakalamış oldum.
  • Kendime en yakın hissettiğim yegane baba tarafı akrabamdan yeni bir yeğen haberi geldi. Dört kilo doğan tosuncuk Yağız'ımın devrettiğim lakabımın devamını getirmesini, sağlıklı, mutlu başarılı bir ömür geçirmesini diliyoruz.
  • Bazı şeyleri yavaş yavaş da olsa rayına koyuyorum sanırsam.Sonuçları gelmeye başladı. Kendi sonuçlarımın yanında karşımdakilerden gelen bazı güzel haberlere yaptıklarımın iyi sonuç vermesine sevinmedim desem yalan olur.Moral oldu.Tabi bunda bilerek yada bilmeden payı olan birisini de sevindirmem ve teşekkür etmem gerekiyor, unutmamalı.
  • Yarın uzun bir zamandır düşündüğümüz inceleme gezilerinin ilk ayağı başlıyor.Bunu da başlatmak iyi oldu, evdeki can sıkıntılı tatil yapan halimden sıyrılmaya yardımcı olur. İlk hedef RMK Müzesi, sıradaki hedef Hava Müzesi...
Nice keyifli gecelerde gene buluşmak üzere...

19 Ağustos 2009 Çarşamba

Türkiye nereye koşuyor?

Kendimle yaşıt çoğunluğun hatırlayacağını sanmıyorum, ancak belli bir kısım okumaya öğrenmeye aç biliyordur.Zamanında Emin Çölaşan'ın yazdığı bir kitaptı "Turgut nereye koşuyor?".Şimdi kimileri "kim bu Turgut?" diye soracak, hemen cevaplayalım: Semra Özal'ın "Tonton"u bizim 8.ci cumhurbaşkanımız; Turgut Özal.İlgilenenler 80 sonrası Türkiye'yi 12 Eylül'ü, yeşil kuşağı, ılımlı İslam'ı, 24 Ocak Kararlarını araştırabilirler.Konumuz bu değil çünkü.Sadece bir dönemin kitabından başlığımıza yaratıcı bir isim bulduk.

Efenim konumuz şu gündemde binbir türlü tartışmalar dönüyor; Ergenekon, yeşil darbe, ekonomik kriz, küresel sermaye, ılımlı islam, Türkiye İran gibi olur mu vesaire...Gençliğin olaylara bakışı malum; daha objektif gözle bakabilmek için olgunlaşmak gerekiyor, serinkanlı rasyonel düşünmek gerekiyor.Bu okumanın, eğitimin yanında biraz da tecrübe ile alakalı ama olsun.

Neyse uzun sözün kısası temin başıma gelen bir olay üzerimdeki uyku halini atmamı sağladı. Hani şu hepimizin vazgeçemediği paylaşım ağı çılgınlığı var ya?Hani hepimizin istemem yan cebime koy deyip ben öyle popüler şeyleri sevmiyorum diyip gizliden takip ettiği?Evet açık konuşayım takip ediyorum bir kısmını.Etmem yada etmemem için bahanem yok, yada henüz aklıma gelmediler.Facebook hesabımı kontrol ederken gözüme çarptı: Üniversiteye yeni gelmiş (çömez bir nevi) kendi küçük bağımsız dünyasını yarattığının! sevincinde bir kız arkadaşımın gönderdiği davetiyeye gözüm ilişti.Davetiyenin konusu ilginçti: "Darbeciler Yargılansın" konulu bir davetiye.

Ne tarafı ilginç mi bunun?Olayı ilginç kılan kısma gelmeden önce davetiyenin içeriğini belirtelim. Davetiyenin içeriğinde hani şimdilerde ülkemizde "tüh kaka" ilan edilen laik, ulusuna bağlı, vatansever, aydın kesimin darbeci olarak yaftalanması var en başında.Pardon yaftalamadan önce düşünüyorduk değil mi?Kemalizmin ülkenin baş düşmanı ilan edilmesini, TSK'nın suçlu kendi halkına düşmanmış gibi gösterilmeye çalışılmasını saymıyoruz bile... Tabi tüm bunların karşı tarafında yaşanılamadığı iddia edilen bir din, ibadet özgürlüğü, kamusal alanın herhangi bir dini sembolle işgal edilmesi, dini sembolizm ile kamplaşma yaratılması ki kimileri buna türban meselesi diyor vesair pek çoğunu gündelik basının yandaş olsun olmasın her tarafında görebileceğimiz şeyler var.

Olayı ilginç kılansa bu davetiyeyi gönderen kızımızın kendini modern, aydın gören, toplumu dışlayan, kendisinin farklı olduğunu iddiasında olması.Garip gelen bir yandan insanları neye davet ettiğini bilmez iken, bilmeden (belki de biliyordur ne malum?) savunduğu görüştekilerin aksine dinden uzak sözde agnostik yaşadığı iddiasında bulunup, günümüzün "emo" kültürü ile beslenip, erkek arkadaşlarıyla herşeyi özgürce yaşayabilirken bir yandan bunu ahlaksız olarak görenlerin yanında olması.

Burası Türkiye işte.Gerçek aydınları ölürken öldürülürken kim ne olduğunu bilmeden, bilgiye sahip olmadan fikir sahibi oluyor.

Şimdi tekrar soruyorum; Türkiye nereye koşuyor? Hele ki bu bir garip genç nesli ile...