30 Aralık 2009 Çarşamba

Ütopya

...
bunun nasıl başladığını sadece ikimiz biliyoruz,
bir ütopyaydın sen.bir masaldın
Ağacın en üstünde duran dalından hiç kopmayacak,
tırmanıp alamayacağım yükseklikte duran bir elma gibi
- belki de benim böyle sanmamdı bu-
en güzeli, en sıradışı olanı, en cezbedicisi,
geceleri uykularda dahi kendini düşündüreni sendin.
Başa gelebilecek en tatlı şey sendin; sevinciyle, o derin hüznüyle, herşeyinle...
Ama senin erişilmez olman gerekirdi,
imkansız olan sen olmalıydın.
En uç noktada, gerçeğin hayalle ayırt edilemeyeceği yerde duruyordun öylece.
Çünkü o antik çağın tasvir edildiği heykeller gibiydin; kusursuzdun yaşatacağın mutluluklarla
akıttıracağın gözyaşlarıyla, acınla, saflığınla...

Ve her nasılsa, nasıl bir olay örgüsüyse seni yaşamaya başladım.
İçime işledin.
Gözümü kapadığımda gördüğüm sendin, etrafta kokunu ayırt ettiğim.
Bakarken dalıp kaybolduğum senin denizlerindi...

...
Sonra çok şey yaşadık birlikte ayrı düştük, düşürdük aslında ikimizde birbirimizi.
Bir rüya gibi göreceksek eğer bunları uyandık rüyamızdan.
Söyleyemedik ikimizde birbirimize hiçbir şeyi:
Ne sen beni ararken yanında "gel" diyebildin,
ne ben birşey söylemeden yollarına düşebildim.
İnatçılığımızdı bu belki; birimizden birimizin pes edeceğini sandık;
sanki bir güreş müsabakasında iki rakiptik.
Gurur denilen başkalarının tanımı koyduğu sınırlamaya takıldım ben,
inanmadığım ve inanmamam gereken prangaya kandım gurur ile...
Sen de benzerini yaptın buradan bakıp düşününce...

Hikayemizin bundan sonraki kısmında ben sana sadece uzaktan bakabildim,
yüzleşmekten korktum,en dipteyken daha da incinirim sandım belki, kim bilir?
Halbuki içimden bir parçam kopmuştu sen giderken, daha fazla neyim incinebilirdi ki?

Olduğum kişiden, kendimden vazgeçtim sonra bambaşka bir kişi gibi görünsem herşeyin nedeni anlamını bulur sandım,
kendimi gaza getirdim.
Başkalarında aramaya çalıştım seni.
Pişmandım oysa senden uzak olmaktan ama devam ettim sanki göl maya tutarmış gibi...
Tutmadı da haliyle.

Gözlerimi kapadığımda seni görüyordum ben oysa, ama baktığım yüzlerde yoktun sen,
kokuları; eskiden kalmış kremler gibi koktuklarını düşünürdüm hep, midem bulanırdı, kaçtım hepsinden bin bir bahane ile; düşünmeden; ne bana hissettikleri duyguları umrumdaydı, ne incinmeleri ne de varlıkları...

Çünkü...
Baktığım her yüzde senin yüzünü aradım, ve gözlerimin önünden geçen her yüzde de arıyorum hala...
Hala o kokun burnumda, evimde o son giydiğin ve hala anneme yıkattırmayıp sakladığım t-shirtimde, almış olduğun o ilk günden beri dar gelen ama sana söyleyemediğim hırkaya sinmiş olan kokun...

Ben hala uyumadan önce kulağıma Demir Demirkan'dan "zaferlerim"i fısıldayan, o karanlık odada içimi gören ışığın, o buğulu gözlerin sesini arıyorum.

İpek gibi saçlarının boynumda dolaşmasını..

...

Arada birçok şey daha oldu sana ve bana dair,
sağlığımızdı hayatımızda geleceğimizdi, aileler vs herkesin gündelik problemleri gibi problerimizde vardı, her ikimiz de kendimizce çözdük bunları,
bugünlere geldik...

Şimdi bilmiyorum, bilemiyorum ya birtanem;
birçok şey geçti ikimizin de başından üzüldüğümüz sevindiğimiz...

Hiç birisi umrumda mı sanıyorsun?
Tüm bu ayrı gayrılık olanlar, araya girenler sence sensizliğim kadar umrumda mı?

Bir bakışını arıyorum hala, bir umut birşey dermisin diye dudaklarının arasından çıkacak bir sözcüğü bekliyorum...

O lanet soruyu soruyorum ben kendime neden diye?
Hepsi nedenle başlıyor nasılı yok, ne zamanı yok, kim olduğu yok.
Çünkü sadece sana ve bana bu soru...

Neden ya, neden ne yaptım ki deböyle gelişti herşey,neden sıradan bir başkasına bakıp kaybolamadım neden senle yaptığım herşeyi ilk günki gibi hatılıyorum, neden gidip başkalarını üzebilip umursamayacakken sende takılı kaldım, neden başka kızların yapmacık tavırlarından
sıkılıp yol verecekken, senle gözyaşlarımızı paylaştık...neden neden

neden hala bu yaşımda geri kalan herşeyi; sağlığımı okulumu geleceğimi geri plana ittirebilirken
neden her sabah senin adınla başlıyorum yaşamaya?

neden seni üzen herkese seni kırmış olanlara hayattından çıkartıklarına dahi şans verirken neden bana "benim için bu şekilde hissedecek belki tek kişi sensin" diyip neden ben araftayım yıllardır?

herkes bambaşka şekilde kulağımı tırmalıyor; gene mutsuz mu olmak istiyormuşum ileriye devam etmek gerekirmiş, hayatın tadını çıkartmam gerekirmiş vs vs...
ne ki tüm bunların hepsi? bunca zırvalama işler mi kafama, boş laflar...Bini bir paraya,
kendi söküğünü dikemeyenlerden hava civa dersleri...

Hep sormak istiyorum ama
yanında seninde benim de ve hatta onların da kendilerini bildiği gibi
kaypaklarla dolu...
hani hiçbirimiz tam doğru değiliz de
onlar ama be; ne olduklarını kendi gözlerimle gördüklerim...
Çıkarları için hırsları için her boku yiyebilecek olanlar,
birbirlerini satanlar,
ne işi var onların senin yanında?

Neden o riyakarların bile çamura yatıp yanında olabilme fırsatları var,
ama benden bir selamı bir merhabanı esirgersin,
benden o onların anlattıkları zırvaların aslını öğrenmekten çekinirsin?

Gözlerime baksan oysa sadece,
gözlerim o kadar çok şey anlatacaklar ki sana...
Henüz konuşmaya başlamış bir çocuğun heyecanıyla dökülcek kelimeler gözlerimden...

Soluklanıyorum zaman zaman,
aklımdan tüm bunların aksini düşünmeye çalışıyorum belki birşey gelir mantıklı olabilecek olan.
Ama o kadar mantıksız ki...

Neden sana bu itimasım nasıl becerdin de işledin bu kadar içime, neden girip hayatıma başka kızlarda kendini arattıracak kadar sevdirdin kendini?
Neden diğer her kıza kusur bulduracak kadar kendini beğenmiş egoistin tekine dönüştürdün beni?

Bana "neden ben" diye soracaksın biliyorum;
çünkü sen masalım sen üşürken eline eldivenleri verdiğimde yanıyordum ben,
çünkü elin kalbime değdiğinde beni buz yatırmışlar gibi titreten, gözlerinden iki damla yaş süzülünce kahreden,
yüzümü ellerinin arasına alınca huzur bulduğum,
kendini emanet ettiğim edeceğim sensin.

Geri kalan 6 milyar insan için dünyanın en kötüsü olsan da, cehennemim olacak olsan dahi kalbimi vereceğim sensin...
Beni şimdi arafda bırakıp her gün belki görürüm umuduyla tekrar doğdurup, göremeyince uzaklara gideceğini bildikçe öldüren, iyiyi de kötüyü de paylaşmak istediğim sensin.

Sen; beni hiç varolmayan o ülkeye götürüp orda masalını yaşatanımsın, beni uyandıran, ütopyam, bir sözcüğünü beklediğim; sevdiğim...

Temenniler...

Ne zamandır aklımda olan şeyleri yazsam mı, yazmasam mı acaba diyerek, tereddütte kalmış düşünürken okudum aşağıda alıntılayacağım yazıyı. Öyle bir anda parlak bir ışıkla başlayan bir aydınlanma yaşamadım, dünyayı değiştirecek kadar çok güzel sözler de değildi belki; ama kendi ikiyüzlüğümü ve en azından başkalarından beklediğim ya da tam tersi onlara sunduğum şeyi; ne olduğunun farkında olsam da yaptığımın, okurken de olsa yüze vurulması güzel bir his.

Güzel bir his, çünkü düşündürüyor; ne gereği var bunca yapmacıklıkların, içtensiz kelimelerin?

Güzel; çünkü başkalarını incitmemek namına kendimi incittiğim ya da türlü yapmacıklarla başkalarına sevgi yumağı görüntüsü çizdiğim zamanların anlamsızlığını; susup söylemek istediğim cümleleri içime atıp yokmuş gibi davranmaktansa, göze alıp yüzleşmeyi, gerekirse bazı düşünceleri tabularımı yıkmam gerektiğini hatırlatıyor.Ne yalan söyleyeyim içimdeki yazma konusundaki bombanın fitilin ateşlenmesini en az bazı dostlarımın gaza getirici cümlelerinden daha mantıklı bir şekilde sağladı.

Absürd temennilerle, içimden gerçekleşmemesini umduğum dilekler yerine daha gerçekçi olmak gerekiyor. Söyleyivermek, anlaşılmayı ummak yerine anlamalarını sağmalamak - zorla dahi olsa-, inat etmek, gerekirse halının altına elleri sokup, halıyı çekerek tüm o kağıttan kaleleri yıkmak gerekiyor.Öyle ya da böyle üzülüyoruz; öyle ya da bi şekilde ne düşündüğümün veyahut yapmam gerekenlerin üzerine bir örtü çekmektense göze almak çabalamak gerekiyor.Zira kaybedilecek şeyler zaten kaybedildi veya kaybediliyor ve kaybedilecek de bundan sonra, daha ötesi yok, çünkü gerçek olan bu...Bu yüzden dilenebilecek en güzel şey; bu gerçeklik, bu farkındalık... Ötesi ikircikli hallerimizin dışavurumu...



Önümde dururken başka taraflara bakıp görmezden geldiğim, belki de çabuk unuttuğum bu durumu gözümün önüne koyduğun için teşekkkürler Arda abi, temenninin hepimiz için gerçekleşmesi ümidiyle...


"Başlıksız

Son iki aydır çok fazla ilgilenemedim Siyah Gri Beyaz'la. Bahane çok: İşler yoğundu, seyahat çoktu, yağmur yağdı, şimşek çaktı vs...

Derken bitirdik bu seneyi de...

Bayram ve özel gün temennilerini yapmacık ve haddinden fazla naif bulmuşumdur hep. "Herkese sağlık, mutluluk, başarı dolu bir yeni yıl dilerim" gibi lâflar çok boş geliyor bana. Bu dileği sunduğum istisnasız herkes mutlu, sağlıklı, başarılı mı olacak? Ölümler, hastalıklar, sakatlıklar, acılar, hayal kırıklıklarını tanımadığım insanlara mı paslıyorum? İkircikli bir durum değil midir bu ya da ben mi haddinden fazla pesimistleştim?

Ama mesela ben kendi adıma demek isterim ki:

Umarım yeni gelen yıl, sunacağı tüm mutsuzluklar,

tüm hayal kırıklıkları,

tüm başarısızlıklar,

tüm acı haberler,

ve hastalıklar,

ve umutsuzluklar

vasıtası ile olgunlaşmama vesile olur. Elde edeceğim başarıların, geçireceğim sağlıklı günlerin, tadacağım keyiflerin kıymetini az buçuk bildim, bilirim zaten.

Siyah Gri Beyaz okuru için de aynısını temenni ederim."

http://www.naval-database.com/2009/12/baslksz.html


Unutmadan;
Enseyi karatmadan, olumsuzluklara inat, hatalardan ders alarak gerçeklerimizden kaçmadan daha sıkı sarılacağımız, daha fazla çalıştırtacak, düşündürecek günlerle dolu yeni bir yıl olsun herkes için...

16 Eylül 2009 Çarşamba

gelmeyecek bile olsan

Beni sevdiğinde bu şiir neredeydi?Gerçi soru mu bu, benim aklım neredeydi çoğu zaman değil mi?
Bazı şeylere başlamak istediğimde her seferinde aklıma gelen şeyin artık ne olduğunu biliyorum. İsmi yok, adlandırmaya da gerek yok aslında.Kimisi hasret der, özlem der, nefret, aşk, karasevda ve kimbilir...Ben adlandırmaktan, ad koymaktan vazgeçtim.Tarifini yapsam da anlamayacağın o his var duygularla karışık.Düşünceler mi?Onlar uzak ara apayrı dünyalara yelken açtılar...

Anlamını yitirmişler ve flulaşmış hisler, düşünceler...Sen yap tanımı.Bana göre çöl desem bir yerde haklıyımdır ama çöl de değil orası: derin karanlık evrenin başlangıcından öncesi gibi...

Ümit Yaşar Oğuzcan'ı ortaokul hayatından sonra tekrar karşılaşacağımı bilsem ve bir o kadar tanıdıklarımda bilse suratlarımızda o malum hınzır gülümseme ile bir zamanlara dair anılar canlanırdı.Oysaki anılarım yok "bir nefes düş gibi"yi okurken.Sadece yaşadığımın tanımı gibi hissettiriyor okurken mısralarını...

bazı duygular vardır anlatılamaz, anlaşılır sadece.
sevenin sevdiğini bilmesi kadar, sevilen de anlar sevildiğini.
sevgi her zaman belirli kelimelerle söylenmez.
çoğu defa bir bakış yeter de artar bile...
yeryüzünde hiçbir kuvvet insanoğlunu
sevme hakkından alıkoyamaz.

sevmek çoğu zaman var olmaktır.
sonunda bizi yok olmaya götürse bile.
ben şimdi varım ve seni sevmek hakkımı kullanıyorum.
sen bile buna karşı koyamazsın.
sana gelinceye kadar sonu gelmez bir arayıştı sevgilerim.
bir zaman başkalarında aradım seni,
başka yüzlerde, başka ellerde aradım.
aldandım, fakat birgün seni bulmak ümidini kaybetmedim.

nasıl olsa gelecektin birgün.
ve işte geldin de!
bana tatmadığım hüzünleri tattırmaya,
bilmediğim kederleri öğretmeye geldin.
acıdan yana ne kalmışsa yaşamadığım
hepsini bir bir sen yaşatacaksın bana.
birgün yaşamanın gereksizliğini de senden öğreneceğim.

bu selin akışını hiçbirşey duduramaz artık.
ummadığım ve ummadığın bir anda çıktın karşıma.
coşkun ırmaklar gibi, amansız seller gibi geldin,
mutlaka yıkarak ve benden birçok şeyleri
beraberinde sürükleyerek gideceksin.
işte o zaman yoklukların
en dayanılmazı ile karşı karşıya kalacağım.

er geç gideceksin; beni anlayamadan,
beni sevemeden gideceksin.
yalnız bir iç kırıklığı kalacak senden,
tesellisiz bir hüzün kalacak.
yıllardır aradığım sendin
ama sen gittikten sonra başkasını aramayacağım.
gelmeyecek bile olsan, ömrümün sonuna kadar arardım seni
ama geldin bir kere; ister bilerek gelmiş ol, ister bilmeden...

geldin ya!
şimdi herşey güzel seninle.
yürümenin, konuşmanın,
nefes almanın bir başka anlamı var artık.
sen varsın ya, herşey bambaşka gözlerimde...


Acaba bir konuşmaya sığdırabilir miyiz tüm bunları? Ve dahi olabilir miydi?

7 Eylül 2009 Pazartesi

ders kaydı öncesi anlamsız diyaloglar...

Berk:
*sünnet ne lan :D
Kaleu:
*hani çükümün ucunu kestiler ya o:D
*ahuahuauha
Berk:
*:.
*o zaman
*sünnetten o yana beklemek ne:D
*haa
*eksik okumuşum
Kaleu:
*geri zekalı:D
Berk:
*sünnette çok mu bekledim
*of çok uykum var asdfghgfds
Kaleu:
*ben bekledim de seni bilemem:D
Berk:
*bana bugün kontrol edilecek yarın sünnet olacaksın demişlerdi
*meğer kontrol falan yokmuş
Kaleu:
*ahuahuahua
*öldürdün gülmekten
Berk:
*sünnet oldun falan diyorlar
*inanmıyorum
*anestezinin etkisi bitince inandım
Kaleu:
*gerçekler acıtıcı dimi:D

NOt:Konunun başını oluşturan sünnet teması kişisel iletimden doğmuştur: "ders seçimi 11deymiş lolool sünnetten bu yana bu kadar beklemedim :/ "

20 Ağustos 2009 Perşembe

Bir yıldız kaydı...

Perseid göktaşı yağmuru geçen haftaydı diye aklımda kalmış.Elektrikler kesildiği için (büyükşehirde yaşıyoruz ya sözde) balkonda otururken geçti bir anda üzerimden. "O rotadan uçak mı geçiyormuş" demeye kalmadı, jeton düştü.Neyse güzel bir anda, klişeleşmiş de olsa dileğimizi tuttuk.

Neyseki efenim güzel bir gecenin işaretiymiş bu;

Her ne kadar cnbce ekranında ailemizin seri katili "Dexter"ın tekrarını kaçırsak dahi diğer yanlarıyla ile eksiğinden çok fazlası oldu bu gecenin:

  • Göktaşı yağmurunu ucundan yakalamış oldum.
  • Kendime en yakın hissettiğim yegane baba tarafı akrabamdan yeni bir yeğen haberi geldi. Dört kilo doğan tosuncuk Yağız'ımın devrettiğim lakabımın devamını getirmesini, sağlıklı, mutlu başarılı bir ömür geçirmesini diliyoruz.
  • Bazı şeyleri yavaş yavaş da olsa rayına koyuyorum sanırsam.Sonuçları gelmeye başladı. Kendi sonuçlarımın yanında karşımdakilerden gelen bazı güzel haberlere yaptıklarımın iyi sonuç vermesine sevinmedim desem yalan olur.Moral oldu.Tabi bunda bilerek yada bilmeden payı olan birisini de sevindirmem ve teşekkür etmem gerekiyor, unutmamalı.
  • Yarın uzun bir zamandır düşündüğümüz inceleme gezilerinin ilk ayağı başlıyor.Bunu da başlatmak iyi oldu, evdeki can sıkıntılı tatil yapan halimden sıyrılmaya yardımcı olur. İlk hedef RMK Müzesi, sıradaki hedef Hava Müzesi...
Nice keyifli gecelerde gene buluşmak üzere...

9 Mayıs 2009 Cumartesi

"İnsan vs İnsan" ya da kendinizin dışındaki kümenin dayanılmaz çekiciliği *

Ne çekiyorsa insan hayatında iyi ya da kötü; etrafındaki diğer tüm insanlardan dolayı çekiyor hepsini.Nitelendiren, işlerine geldiği gibi pozitif veya negatif durumlara sokan, tanımlayan, dünyaya kendi gözlerinden bakıp başkalarını da biliyormuş gibi tabiri caizse işkembe-i kübradan uyduran gene o çevreyi, etrafı oluşturan insanlar.Hepsi ama buna aileleriniz, akrabalarınız, sevdiğiniz kız / erkek, arkadaşlarınız, yoldan geçerken saçınıza yada giyiminize kuşamınıza bakan bin bir ırk, görüş ya da tarzdan insanlar da dahil.Kümenin dışındaki tek eleman sizsiniz zaten kümenin oluşmasını sağlayan da insanın kendi varlığı ya, neyse bu apayrı bir tartışmanın konusu olur ilerde.Yaptıklarınızı; sanki dedikleri çok da umrunuzdaymış gibi beğenen yahut beğenmeyip burun kıvıranlar da onlar.Eh , ama madem beğeniyorsunuz / beğenmiyorsunuz oturun sizi de masa başında görseydik?Çalışırken, kafa patlatırken görseydik?
Ah, insanların en güzel huyudur ama; herkese / herşeye akıl verip sonra da işlerine gelmeyen bir durum söz konusu oldu mu ufakken oynadıkları oyunlardaki gibi "kilit, kiliiit" diye bağrınıp kendilerine birşey olmasın diye uğraşmaları...Nafile bir çaba olacak lakin susunca da olmuyor, bu yüzden çevreye de anlatmak istediğimizi tekrar edelim; Beyler / bayanlar; iyi ya da kötü yorumlarınızı , düşüncelerinizi kendinize saklayın, çok da farklı değilsiniz eleştirdiklerinizden...
Aynı ölçüde kokuşmuşsunuz, aynı ölçüde yalancı, adi , çıkarcı ve aynı ölçülerde sevecen, nükteli bla bla bla...Farkınız yokken, kendinizi bunların dışında tutamıyorken gelip diğerlerinin işine, hayatına karışmayın, karıştığınız da da sonuçlarını hazırlıklı olun, burun kıvırmayın... Tabi bu sözler okunurken gene göze hoş gelecek, mantıklı denecek ama herkes aynı tas aynı hamam devam edecek.

Biraz farklı birşey denemeye meraklıysanız lakin, gına geldiyse artık herşeyden; iyi ya da kötü nitelendirmelerden, eleştirilerden, ailelerinizin bitmek bilmeyen; sizi yarış atı gibi gören zihniyetinden, takdir eder gibi görünen ama kıskanan ve her şekilde hayatınıza maydonoz olan akrabalarınızdan, gece sizle sevişip gündüz arkadaşlarına sizi çekiştiren sevgililerinizden - ah unutmadan aynı kurumun daima yanınızda olacağını söyleyip sizi yanınızda olmamakla suçlaması ama aynı eylemi sizin için gerçekleştirmeye tenezzül etmemesi de vardı bir de değil mi?sorunun kendilerinde olduğunu söyleyip ayrılmalarına hiç değinmedik dikkat :) ! ( halbuki sorun iki tarafında beyinsiz olmasından başka birşey de değildir hani) - yanınızda olmayan arkadaşlardan, yolda yürürken dahi kendine bakacağına size şaşırmış derecede bakıp değerlendirenlerden, çalıştığı iş başkalarına hizmet sunmak iken bunu başkalarının kendisine yaptığı eziyetmiş gibi algılayanlardan - hey kimse size o işi zorla yapmanızı söylemedi ama!- , ve sair her türlü yakın uzak toplumun temel taşı olarak nitelendirilenlerden gına geldiyse...

Tek başınıza olun, mutlu olun yahut her ne tanımda olmak istiyorsanız, ya da daha iyisi hiç olmayın; nasılsa düzen kendi halinde gidiyor olsanız da olmasanız da...



*Nedense tüm bunları söylesek dahi o küme herkesi kendine çekiyor değil mi?
;)

7 Mayıs 2009 Perşembe

Pencereden Kar Geliyor

Bu türküyü ilk ne zaman dinledim emin değilim ama aklımda iki ihtimal var:
İhtimallerden ilki; hatırlayanlar hatırlar - eğer yaşıyorsa uzun bir ömür dilerim kendisine- CAL'ın meşhur köstebek lakaplı müzik hocasının topluca sınıfımıza "Kaleden İnişmolur" adlı türküyü öğretmesi sürecinde türküyü dinlemiş olduğum.Hocanın elinde o siyah kapaklı kasedi açtığını ve farklı birşey dinleyeceğimizi söylediğini hatırlıyorum.O bize "Kaleden İnişmolur"u öğrete dursun, kulağımda yer etsin diyerek evde kasedi arayıp bulduğum sırada dinledim sanırsam ilk kez.Ama ergenliğe yeni girmiş bireyin hafızasında pek duracak birşey değildi o dönemde ki başka birşey hatırlamıyorum beğenip beğenmediğime dair.

İkinci ihtimal ise; ki bu daha mantıklı olanı oluyor; herhalde lise 2'den sonra Barış'la (artık uzakta kalan mazinin kadim dostu olsa da) boş vakitlerimizde müzik üstüne laflarken arada dinlemiş olduğum.Ve zaten böyle başlayıp sürüyor Erkan Oğur'a hayranlığım.

Bilen bilir ya da ekşisözlük olsun farklı literatürler olsun okuyanlar oldukça acıklı bir türkü olması bir yana Erkan Oğur'un o tarifi mümkün olmayan en klişe tabirle kemiklerinize işleyen sesi ile İsmail Hakkı Demircioğlu'nun divan bağlaması suratınıza çarpar her dinleyişinidzde. Mutlu ya da normal bir ruh halinde dahi olsanız kalbinizin üstüne bir ağırlık çöker sılaya, ailenize, bir yerde yarası saklı sevdiğinize dair...

Anlatacağım hikayenin tam tarihini hatırlamıyorum, hikayenin diğer karakteri belki hatırlıyorsa hatırlıyordur hala. Malumunuz bendeniz Sakarya Üniversitesinde öğrenim görüyorum, haliyle Sakarya'dayım yılın belli bir süresince. Garip bir kenttir Sakarya, geçiş şehridir; ne İstanbul gibi her şeyi barındıran bir şehirdir, ne de Anadolu coğrafyasının diğer şehirlerine benzer.Yılın çoğunda nemli, kapalı havasıyla boğan, güneşi açtı mı aynı nemi ile insanı su içinde bırakan ama tüm bunların dışında insanın içine bir nehir gibi kasvet akıtan bir şehirdir.İşte hikayenin bir kısmı Sakaryada geçiyor, diğer kısmı ise İstanbul'da bir bilgisayarın başında...İsmen bahsedip reklamını yapmayalım diğer karakterin; en yakınımdaki "5" arkadaşımdan kardeşimden biri olduğunu bilmek okuyuculara yeter de artar bile.Hikayede bahsedebilmek için hem de okurken onun da yüzüne tebessüm katabilmek için kendisine "Ünalan" diyelim fazladan.Geri kalan merakları için hayal güçlerini kullanabilir hatta kendilerini bile karakter olarak katabilirler.

Hikayemizin zamanı üniversite öğrencilerinin aşina olduğu bir durum olan geceyi sabaha kattığımız saatleri içeriyor.Ünalan'ın uzun mesafeli, bir o kadar uzun çabalı ilişkisi bitmişti. Bitmişti bitmesine ama bitişin kız tarafında hızlıca olduğunu unutmadım daha.Burada oğlan tarafında ise benim yada diğer arkadaşlarımızın yüzüne gülse dahi içerde bir yerde bitmemiş birşeyler hala vardı.Umut belki, belki değil; tanım tartışmasına girip baş ağrıtmanın lüzumu yok, zaten yeterince uzun yazdığımdan delicesine şikayet edenler var.Neyse konuya geri dönelim; ne kadar uzakta olursanız olun yazacağınız bir satırın , söyleyeceğinzi bir sözün yada hiç yoktan karşınızdaki o sizden bir parça olan dostunuzu, kardeşinizi -artık her ne ise sizin için- dinlemeniz bile bir çok şeyi farklı kılar bu dünyada.Düştüğünüz yerden kaldırır kimi zaman, kimi zaman biraz daha acı çektirir; kirli kanın akıp gei kalanın arınmasını beklerken...

Oturup bilgisayarlarımızın başına Sakarya- İstanbul arasını sıkıcı iki saatlik otobüs yolculuklarının aksine bir enter'a basma süresine sıkıştırdık o gece.O anlattı ben dinledim, ben anlattım o...Hiç yoktan en azından bir kişinin ne hissettiğini anlayabildiğini gösteren, bir nebze olsun omzuna "biz burdayız" dokunuşu yapan bir döngü...Ünalan alkollüydü o gece benim aksime ki alkolüne kan damlamaya devam ediyordu ayrıldığı kıza,biten ilişkisine, özlemlerine hayallerine dair konuşma sürdükçe.Bense; ben içmeden sarhoşum bir yerde, şu an hala onu seviyor muyum yoksa sevmiyor muyum bilemediğim kızı düşünürken ; resmine baktığımda sanki bir hava kabarcığı damarlarımda dolaşıyormuşcasına geçtiği yerlere kanın ulaşmasını engellerken beraberinde acıyı sürüklerken...Daha çok bu yazıyı yazarkenki uykusuzluğumun (ki an itibari ile yeni bir günün güneşi kabak gibi doğdu pencerenin kenarından taşan ışıkları ile) sarhoşluğa benzer etkisi gibi bir sarhoşluk.Ya da yorgunluğun, birşeyleri anlatmaya, birşeylerin farkedilmesine çabalamayıp sonuçsuz kalmanın bıkkınlığının, dönüp herşeye "pes ediyorum, benden bu kadar..." deme isteğinin sarhoşluğa benzeyen hissi desek daha doğru bir tanım olur.
Anlayacağınız herkesin kafası bir o kadar dolu ve bir o kadar sarhoşmuşcasına işliyordu.

İstanbul'da o gün hava nasıldı bilmiyorum, ama Sakarya'da o gece yağmur yağacağına dair emare yoktu.Bulutlar toplanıyordu belki, lakin ne zaman yağacağını bilemezdiniz.Alkol alan her bünye gibi Ünalan'da bir yandan müzik dinliyordu.Tam olarak ne dinlediğini hatırlamıyorum kendisine sormak lazım, ama gelip güzel bir müzik var mı dediğini hatırlıyorum.Ve burda hikayemiz üstteki türküyle birleşti.Aklımdaydı, zaten dinliyordum da listemde döndükçe; bağlantının öteki yakasının da dinlemesini sağladık.Öyle bir an gelir ya dolmuşunuzdur, ilk dokunuştan sonra o göz pınarlarınız yağmurdan taşan barajların kapaklarının açılması gibi gürül gürül akar; işte bu türkü de o gece o birikmiş sulara düştü kocaman bir kaya olarak.Arkadaşımın ağlaması içinin rahatlaması açısından iyi birşeydi ha keza benim içinde iyi olması beklenirdi ama bilmiyorum nedense bende tersi oluyor; ağlayamadım, düğümlendim aklımda o malum kız. İşte böyle bir anda bilgisayardan Erkan Oğur'un sesinden Pencereden Kar Geliyor bıçak gibi keserken yarısı kabuklanmış yaralarımızı hislerimizi, acırken her yanımız; bilmiyorum nasıl bir denk gelme ise artık yağmur damlalarının sesini duydum o an.Metropollerde yaşayanların hasretinin aksine burada yağmur yağdı mı o toprak kokusu gelir pencereden.O temiz toprağın kokusu ile geliyyordu yağmur.Benim de gözümden yaşlar boşandı peşisıra...

Rahatladım mı peki? Sanmıyorum; yoksa bu ikilem 14 ay 2 gündür devam eder miydi hala? Soruya Soruyla cevap verdim ama öyle, başka diyebileceğim birşey yok.Kafamda hala sorularım, söyleyemediklerimle duruyor...Ama Ünalan o sohbetin ertesinde fosur fosur uyudu, güzel bir uyku çekip ertesi güne daha rahat başladı onu biliyorum.Arkadaşın rahat olunca sen de rahat oluyorsun bir yerde, onun adına seviniyorsun.Nasıl ki şu an benim içimdeki karmayaşayı onlarda çözüme kavuşturmak isterlerse onun gibi.Dostun için seviniyorsun ama bir yandan da kendi içinde bir yer sürekli kanayıp kabuk bağlayıp, tekrar tekrar kanamaktan iyileşmeyecek bir yara halini alıyor.Ama nihayetinde hayat devam ediyor; acıtsa dahi her yeni bir güne başlangıcında...

Sizlere tavsiyem; farklıdır Erkan Oğur,İsmail Hakkı Demircioğlu.Kendi dilinizde ya da yabancısınızdır ama Türkçe seversiniz onu bilemem hissetmek istediğinizde dinleyin bu türküyü.
Sizsiniz bir yerde bu türküde geçen çünkü; arkadaşlarınız, sevdikleriniz....Sizlere pek çok şeyi yaşatacaktır biraz hüzünüyle birlikte tabi...

Benim içinse;
Bilmiyorum gurbetteyim bir yerde hala, burası -sakarya- evim değil.Özlediğim yer burası değil.Ama özlemim İstanbul da değil.Özlediğim sevdiğimin yanı ya da ben sevsem dahi seviliyor muyum onun tarafında bilmiyorum, özlediğim; sevildiğimi bildiğim, mutlu olduğum yer.Ve bana mutluluk ar geliyor, gün içinde gülümseyip akşamsı gülümsemeye karşı bıkkınlık yaşayarak.
Dönüp sorsam, konuşsam onu üzeceğimi bilsem de; kimle çıktığını / çıkmış olduğunu bildiğimi, ne yaptığını neler ettiğini, boş konuşmalarında yahut beni sıkıntılı görüp bir halta yaramadığını bildiği halde abuk moral verme çabalarını; kaçan, ama farkettiğim gizlice bakmalarını , çıktığı ama millete gidip onu nasıl öptüğünü , birşeyleri dile getirme çabasındaki angut oğlanın bakışları ve akabinde ambale olmuş haliyle dinlemediğim halde birşeyler deme çabası (ki merhaba dese de yahut neden koruyorum bilmiyorum nezaketen cevap versemde kafamda başka şarkı dönüyor benim) - ki kendisi hakkında da tek sinirlendiğim şey tüm olanların haricinde kendisini akıllı sanırken neden karşısındakini aptal sanıp ağzımdan laf almaya çabalaması- ...
Ama dönüp dolaşıp aynı yere çıkıcak o.Bu genellemeyi de yapmak istemiyorum yanılabilirim de ama öyle geldiği için bana değiştirmiyorum cümlemi.Eskiden bir çok şeyi değiştirebileceğimi inanıyordum, halbuki değişen sadece benim, değişenler değişmek isteyen şeyler.Gerisine ve ona karşı yaptığım Prometheus gibi ateşi uzatmam ama o, diğerleri farkında bile değil sürekli karaciğerimin yenip tekrar çıktığını ve benim tüm bunların hepsinden artık sıkıldığımı...
Bu yüzden birşeyleri değiştirmek istediğimi sanmıyorum, halimden hoşnut değilim, lakin bedbahtça yakınıyor da değilim.Aklımdan geçen; geçtiğimiz 14 şubatta aldığım ama burda Sakarya'daki yakın bir arkadaşımın onun bir ilişkisi olduğunu bilip bana söyleyemediği için kendimin vermesini ve bu şekilde bir ihtimal öğrenmemi ,olanları atlatmamamı istediği hediyeyi; artık belki de bayatlamış olan çikolatalar ve müzik kutusunu içindeki benim için hala anlamını koruyan notla birlikte vermek.Diğer bir ses ise tüm bu sıkılmışlıkla hiçbirşey yapma otur zamanını geçirdiğin şeylere bak, git alkolünü al, eğleniyormuş gibi yap belki bir ihtimal eğlenirsin bile diye sayıklıyor...

Tüm bunları bu çevrede olanların bilmemesi, farketmemesi de garip yada en azından benim açımdan güzel olması bir yana; kendi hayatlarına bakmadan başkalarının hayatına atlamaya, eleştirmeye, kendisini yüceltmeye meraklı mental masturbasyona tapan toplumumuzun (pek tabi ki burada da sürüysüyle bu kümede insan var) gözünün önünde olmamak, onun sığlığının dışında durmak; dönüp de kendi kendinize bakabilmek, değerlendirmek için daha iyi.Yoksa insanlar boşboğaz, kibirli, sığ ve önemlisi yalancılar herşeyde ilişkileri olsun, hayatlar, düzenleri, hayalleri...Varsın uzak durulsun, tek başına olmak bazen çoğulculuktan daha iyi sonuç verir kişinin kendisi için.

Neyse dışarda geçen haftanın aksine güzel güneşli başlamış bir mayıs günü var, içimdeyse yürürken pantolonun paçalarını ıslatırcasına kar ve soğuk.Penceremden kar geliyor, üşüyorum...